3- ÇÖLÜN ORTASINDA ADALET ARAYIŞI (03.10.2026)

 

HİLF’UL-FUDUL VE EL-EMİN KAVRAMLARI

Güçlünün Haklı Sayıldığı Bir Coğrafya

İnsanlığın yönünü kaybettiği, güçlü olanın zayıfı ezmeyi kendinde hak gördüğü dönemleri tarih hep kaydeder. İslam öncesi Arap Yarımadası da tam olarak böyle bir kırılmanın eşiğindeydi. Çölün amansız ve sert coğrafi şartları, insan ruhunu da hırçınlaştırmış; en ufak kıvılcımların, incir çekirdeğini doldurmayacak meselelerin kanlı kabile savaşlarına dönüştüğü bir düzen doğurmuştu. Merkezî bir otoritenin, hukukun ve devlet aklının olmadığı bu topraklarda kural basitti: Güçlüysen haklısın.

Ancak bu karanlık tablonun içinde Mekke, coğrafi ve inançsal konumu sebebiyle ayrı bir yerde duruyordu. Kabe’nin varlığı şehre ticari bir cazibe kazandırıyor, panayırlar kuruluyor ve yılın belirli dönemlerinde "Haram Aylar" ilan edilerek silahlar susuyordu. Bu aylar yılın 11, 12 ve 1. ayları Zilkade, Zilhicce ve Muharrem ayları ile 7. ay olan Recep ayıdır. Bu dönemde Mekke, Medine ve Taif’de insanlar kendilerini daha güvende hissediyorlardı. Bu haram aylarda Mekke'de UKAZ, ZÜLMECAZ, MİNA ve MECENNE panayırları kurularak insanlar hem ticaret yapmak için hem de HAC için Mekke’ye gelirlerdi. Bu da Mekkelilere hem gurur hem de büyük ticari kazanç getirirdi.  Barış ve güvenlik aylarında insanların can ve mal güvenliğini tehlikeye sokacak eylemler yapanlara FACİR- facirlerin çıkardığı savaşlara FİCAR Savaşları denirdi. Facirler yüzünden 4 defa savaş çıkmış ve insanlar seyahat edemez, ticaret yapamaz, HAC görevlerini yerine getiremez duruma düşmüştür. Bu SAVAŞLARIN sonuncusu KUREYŞ ile KAYS kabilesi arasında olmuştur.

Bu son savaşa Muhammed (s.a.s) da amcalarının yanında katılmış, atılan okları toplayarak kendi tarafındakilere vermiştir. Bu dördüncü ve son Ficar Savaşı sonunda insanlar, bu savaşların bir daha yaşanmaması için neler yapılması gerektiği konusunu tartışmaya ve bir çıkış yolu bulmanın elzem olduğunu dillendirmeye başladılar.

"Erdemliler" Sahnede

Böyle bir kaos ortamında, As Bin Vail isimli Mekkeli bir güç sahibi zorbanın, Yemenli yabancı bir tüccarın malına el koyup parasını ödememesi bardağı taşıran son damla oldu. Çaresiz tüccar Ebu Kubeys Dağı’na çıkıp uğradığı haksızlığı tüm şehre haykırdığında, vicdanlar ilk kez bu kadar derinden sarsıldı.

Peygamberimizin amcası Zübeyir’in öncülüğünde, şehrin vicdan sahibi insanları Abdullah Bin Cüd’an’nın evinde bir araya geldiler. Toplantıya Zühre, Kureyş ve müttefikleri TEYM, ESED, EHABİŞ soylarından temsilciler katıldı. Kendi aralarında Hacer-ül Esved taşının yıkandığı suyu içerek yemin ettiler.

Bu sıradan bir buluşma değildi; kabile asabiyetini, soy sop üstünlüğünü bir kenara bırakan insanlar, "Kimden gelirse gelsin zulme karşı durmaya ve mazlumun yanında olmaya" ant içtiler. Tarihe Hilf-ul-Fudul (Faziletliler / Erdemliler Birliği) olarak geçen bu sivil toplum hareketi, Mekke sokaklarında adaleti yeniden tesis etti. Gasp edilen haklar geri alındı, zalimlerin karşısına tek bir vücut olarak çıkıldı.

Bu birliğin en genç ve en dikkat çeken üyelerinden biri de yirmili yaşlarındaki Hz. Muhammed (s.a.s) idi.  O, dünyevi ve ticari kaygılarla bu birliğe katılanların aksine, saf bir adalet inancıyla oradaydı. Yıllar sonra peygamber olduğunda bile bu asil duruşu selamlayacak ve "Ben Abdullah bin Cüd’an’ın evinde öyle bir anlaşmaya mensup oldum ki, onu en güzel kızıl develere dahi değişmem. Şimdi dahi böyle bir anlaşmaya çağrılsam hiç tereddüt etmeden katılırım." diyecekti. Çünkü adalet, nüfus kağıdına veya inanca bakmazdı; mazlumun rengi, dini, kabilesi yoktu.

Cemiyet üyeleri ilk iş olarak As Bin Vail'den Yemenli tüccarın alacağını tahsil ettiler. Daha sonra buna benzer olaylar cereyan ettiğinde Hilf-ul Fudul müdahale ederek sorunlar çözülmeye başlandı. Bunlardan bazıları.

-Yemenli tüccarın kızının Nubeyh b. el-Haccac tarafından alıkonulması.

-Sümale kabilesinden bir tüccar Übey b. Halef'in oyununa gelerek sattığı malın bedelini alamaması,

-Zubeyd kabilesinden bir tüccarın malını ucuza almak isteyen Ebu Cehil ‘in aksine malları Muhammed (s.a.s) değeri üzerinden satın alınca durumu öğrenen Ebu Cehil sert tepki gösterip Muhammed (s.a.s)’e saldırması ancak karşısında sadece tüm Hilf-ul-Fudul cemiyetini görünce oradan ayrılması.

Hilf-ul-Fudul cemiyeti mensupları birlikte hareket ederek, Mekke’yi daha güvenilir belde haline getirmişlerdir.

Hz. Muhammed’in (s.a.s) gençlik yıllarında Hilf-ul Fudul cemiyetine katılması onun peygamberlik öncesi hayatında da AHLAKİ ve İNSANİ duruşunun en net göstergesidir.

Hz. Muhammed (s.a.s) her türlü haksızlığa, zorbalığa ve insanların horlanması ve ezilmesine karşı olduğu için, Adaletli- dürüst bir İnsan olması nedeniyle adaleti tesis etmek için, Toplumsal huzur ve barışı önemsediğinden dolayı ve gençliğinden beri güvenilir ve emin biri olduğu için böyle bir cemiyete üye olmuştur.

 

Zaten kendisine de Mekke’de EL-EMİN deniyordu. Bu cemiyete katılanların büyük çoğunluğu Mekke’de ticaretin gelişmesi yani dünyevi hesaplar nedeniyle girmiş olmaları muhtemeldir. Ama Muhammed (s.a.s)’in Hak, Adalet ve Sosyal barışı korumak için girdiğini değerlendirebiliriz

Güvenin Ötesinde Bir Karakter: El-Emin

Kabe’nin tamire ihtiyacı vardı. Ancak hiç kimsenin tek başına kaldıramayacağı kadar masraflıydı. Bir de Kabe’nin içinde Kabe’ye sunulan hediyelerin bulunduğu bir kuyu vardı. Üstü açık olduğu için burası sık sık soyuluyordu. Hem bunu önlemek hem de Kabe’nin duvarlarını yenileme kararı aldılar.

Velid bin Mugire'nin önderliğinde tüm kabilelerin katılımıyla bunu yapacaklardı. Ancak kimse Kabe’yi yıkmaya cesaret edemiyordu. Velid bin Mugire tüm cesaretini toplayıp üstten aşağıya taşları sökmeye başladı. Bir iki gün Velid bin Mugire'ye bir şey olmadığını görünce herkes cesaretlendi.

Taş duvarların örülmesi sırası gelince herkes bu taşı yerleştirmeye kendi kabilelerinin layık olduğunu söyleyerek taşı kendileri koymak istedi. Öyle ki bir birdenbire savaş edecek duruma geldi. Darun Nedve ’de toplandılar. Uzun tartışmalardan sonra Safa tepesi tarafından Kabe’nin avlusuna giren ilk kişiyi hakem tayin edilecekti. Beklemeye koyuldular. Bu esnada Hz. Muhammed (s.a.s)'in geldiği görüldü. Buna herkes sevindi. Sevinçle "Muhammed Emin birisidir, o haksızlık yapmaz, dürüsttür" demeye başladılar.

Mekke toplumunun Hz. Muhammed’e biçtiği kaftan, sadece dürüst bir insan olması değil, adalet terazisinin ta kendisi olmasıydı. Kabe’nin tamiri sırasında kabileler arasında neredeyse savaşa yol açacak olan "Hacer-ül Esved’i yerine koyma" krizinde, onun hakemliğine herkesin sorgusuz sualsiz razı olması bundandı. Kapıdan girdiğini gördüklerinde hep bir ağızdan "Muhammed Emin geldi, biz ona razıyız" diye haykıran toplum, aslında kendi kurtuluşunu o adalette görüyordu.

O, sıradan bir "güvenilir kişi" değildi; Notlarda da çok zarif ifade edildiği gibi, "emin kimselerden bir kimse değil, emin kimselerin emniyetiydi." Kölesi Zeyd'i azad ettiğinde, Zeyd'in öz babasının yanına dönmek yerine onun yanında kalmayı seçmesi, bu güvenin ve şefkatin en somut göstergesiydi.