4-HİRA’YA GİDEN YOL: RİSALET ÖNCESİ DÖNEMDEN İLK VAHYİN ŞAFAĞINA
Vahyin Merkezi:
Arap yarımadası üç kıtanın her birinin siyasi ve ekonomik çıkarlarının bulunduğu tek bölge idi. Kuzeyi Bizans, doğusu ve kuzeydoğusu Sasaniler, Yemen ve çevresinde ise Habeşlilerin hakimiyet ve kontrolü vardı.
Yarımadanın merkezinde yer alan Hicaz bölgesi ise tüm bunlardan korunmuş, kendi şehir devletlerini kurmuş ve tüm bölgelerle ticaret yapan ve hemen hemen tüm bölge insanının değer verdiği, ziyaret ettiği bir yerdi.
Özellikle Mekke...
Rabbimizin Kureyş Süresinde bildirdiği gibi;
Bismillâhirrahmânirrahîm.
1- Kureyş'i bir araya getirip kaynaştırdığı için, 2- Onları kış ve yaz yolculuğuna alıştırdığı için,
3- Artık bu Ev'in (Kâbe’nin) Rabbine kulluk etsinler. 4- O ki onları açlıktan kurtarıp doyurdu ve her türlü korkudan güvenliğe kavuşturdu.
Aynı zamanda Kâbe’nin varlığı Mekke Şehrini o karanlık yıllarda VAHYİN gönderilebileceği en güvenilir bir yer yapıyordu.
İslam ve insanlık tarihinin en önemli dönüm noktası olan “Risâlet,” aniden meydana gelmiş toplumsal bir patlama değil; ilahi bir takdirin ve kırk yıllık bir hazırlık evresinin neticesidir. Hz. Muhammed’in (sav) peygamberlik öncesi hayatı incelendiğinde, onun Mekke’nin mevcut siyasi, sosyal ve kültürel kalıplarının tamamen dışında, şahsına münhasır bir yaşam sürdüğü görülür.
Risalet Öncesi Dönemde Mekke Toplumu ve Hz. Muhammed (sav):
Cahiliye dönemi Arap toplumunda bir kişinin lider, kabile reisi veya söz sahibi bir otorite olabilmesi için belirli kriterler aranmaktaydı. İyi kılıç kullanan bir savaşçı olmak, aristokrat bir zenginliğe sahip bulunmak ya da gücü artıracak çok sayıda erkek evlada sahip olmak bu kriterlerin başında geliyordu. Kaynaklar incelendiğinde, kırk yaşına kadar Hz. Muhammed’in (sav) meşhur bir savaşçı ya da Kureyş’in büyük zenginlerinden biri olmadığı görülür. Her ne kadar Hz. Hatice validemiz ile evliliğinden sonra maddi bir rahatlığa kavuşmuş olsa da bu durum onu Mekke aristokrasisinin içine sokmamıştır. Üstelik erkek çocuklarının küçük yaşta vefat etmesi sebebiyle, Mekke müşrikleri tarafından -soyu kesik anlamına gelen- "Ebter" lakabıyla anılmıştır. Rabbimiz Kevser Suresi ile, bu algıyı ilahi bir dille yıkacaktır.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
1.Şüphesiz biz sana Kevser’i verdik.
2.O hâlde, Rabbin için namaz kıl, kurban kes.
3.Doğrusu sana nesli kesik diye buğzeden, soyu kesik olanın ta kendisidir.
Dönemin Mekke'sinde şairlerin ve hatiplerin hem siyasi hem de edebi hayatta çok ciddi bir ağırlığı bulunmaktaydı. Ancak Hz. Peygamber, bu yaygın akımın da dışında kalmış; şiir, edebiyat ve hitabetle meşgul olmamıştır. Yasin Suresi 69. ayette ifade edildiği üzere, : "Biz ona (Peygamber'e) şiir öğretmedik; (bu,) ona yakışmaz da. O (kendisine vahyedilen), yalnızca bir öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır." O, Mekke’de okuma yazma bilen azınlığın içinde değil, ümmi bir toplumun ümmi bir ferdi olarak yaşamıştır. Bu durum Ankebut Suresi 48. ayette şöyle betimlenir: "Sen bundan önce ne bir yazı okur ne de elinle yazardın. Öyle olsaydı, batıla uyanlar bundan kuşku duyarlardı." Dolayısıyla Mekke müşrikleri, onun bu sade ve iddiasız profili sebebiyle Zuhruf Suresi 31. ayette zikredildiği gibi, "Bu Kur'an, iki şehirden birinin büyük bir adamına indirilmeli değil miydi?" diyerek şaşkınlıklarını gizleyememişlerdir.
Şahsi Bir Hayat ve Toplumsal Mesafe:
Hz. Muhammed (sav), risaletine kadar geçen dönemde putlara asla tapmamış, onlar adına kesilen kurbanların etinden yememiş ve tahrif edilmiş Yahudilik ile Hristiyanlık gibi dinlere ilgi duymamıştır. Kendisi, risalet öncesinde toplum içinde adalet arayan bir fert (örneğin Kâbe hakemliği) olsa da genel anlamda insanlar arasında müracaat edilen kurumsal bir hakem veya dini-siyasi bir lider olarak öne çıkmamıştır.
O, bütünüyle şahsına münhasır, ferdi bir hayat sürmüştür. İbni Kayyim el-Cevziyye’nin El-Vefa bi Ahbaril Mustafa adlı eserinde naklettiği üzere; çocukluk yıllarında bir akrabası tarafından putlara mahsus bir bayrama götürülmek istendiğinde, putlara yaklaşmayı reddetmiş, onları ayıplamış ve onlara buğzettiğini açıkça belirtmiştir. Buna rağmen, peygamberlik öncesinde putları açıkça tenkit ederek akrabalarıyla çatışmaya girmemiş, toplumu değiştirmeye yönelik siyasi bir tasarı veya teklif sunmamıştır. O, sadece yaşantısıyla bir mesaj vermiş; temizliği, iffeti, merhameti ve dürüstlüğüyle Mekkeliler tarafından "Muhammedü'l-Emin" (Güvenilir Muhammed) olarak mühürlenmiştir.
İç Dünyadaki Fırtınalar ve Hira’da Tehannüs Dönemi:
Özellikle 35 yaşından sonra Hz. Muhammed’in (sav) iç dünyasında büyük fırtınalar kopmaya başlamıştır. Toplumun içinde bulunduğu ahlaki çöküntüyü, putperestliğin mantıksızlığını ve insanlığın yaratılış gayesini derinlemesine düşünüyor ancak zihnini kurcalayan sorulara ikna edici cevaplar bulamıyordu. Bu varoluşsal sancılar onu insanlardan uzaklaşmaya ve yalnızlığı tercih etmeye sevk etti.
Bu arayış, onu Mekke'den uzakta, Hira dağının sarp yamacındaki küçük bir mağaraya götürdü. Burada, Mekke toplumunun yabancısı olmadığı, "Arınma ve iyileşme" anlamına gelen Tehannüs ibadetine çekildi. Ramazan aylarında yiyeceği bitene kadar Hira'da kalıyor, Hz. İbrahim’in dininden kalan kalıntılar uyarınca kıyam, rükû ve secdeye benzeyen hareketlerle Allah’a ibadet ediyordu.
Risalete yaklaşan son altı ayda ise olağanüstü gariplikler baş gösterdi. Hiç kimsenin olmadığı yerlerde "Selam sana Ey Muhammed", "Selam sana Ey Resulallah” diye seslenildiğini duyuyor, taşların ve ağaçların kendisine selam verdiğini işitiyordu. Dönüp baktığında ise kimseyi göremiyordu. Bununla birlikte sadık rüyalar görmeye başlamıştı; rüyasında ne görürse, sonraki günlerde sabah aydınlığı gibi aynen gerçekleşiyordu.
Bu süreç onun için oldukça sarsıcıydı. Öyle ki Arap toplumunda saygınlık ve maddi kazanç kapısı olan kahinlikten nefret ettiği için, "Cinlerin etkisine mi maruz kalıyorum, kâhin mi oluyorum?" endişesiyle büyük bir korku yaşıyordu. İçini sadece en büyük destekçisi Hz. Hatice’ye açıyor, onunla birlikte bilge bir insan olan Varaka bin Nevfel’e giderek durumu danışıyordu. Varaka, bu durumun daha önceki peygamberlere gelen ilahi hallere benzediğini söyleyerek onu rahatlatıyordu.
Şafağın Söküşü: İlk Vahiy Anı:
Korku ile ümidin, arayış ile yalnızlığın zirveye ulaştığı bir Ramazan ayının son günlerinde, Hira mağarasında beklenen an gerçekleşti. Kafasındaki sorulara cevap arayan Hz. Muhammed (sav), mağarada yalnız olmadığını hissetti. Karşısında daha önce hiç görmediği ilahi bir varlık (Cebrail) durmaktaydı. Korkudan ne diyeceğini bilemez haldeyken, o varlık kendisine yaklaştı ve ilk emri verdi: "İkra!" (Oku!)
Hz. Muhammed (sav), şaşkınlık ve çaresizlik içinde "Ben okuma bilmem" cevabını verdi. Bunun üzerine melek onu nefesi kesilinceye kadar sıkıca sıktı ve bıraktı. İkinci kez "İkra!" dedi, yine "Ben bilmem" cevabını alınca daha güçlü bir şekilde tekrar sıktı. Üçüncü kez sıkıp bıraktığında, Alak Suresi'nin ilk ayetleri dökülmeye başladı: "Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alaktan yarattı..."
Hz. Muhammed’in (sav) risalet öncesi hayatı; soyu, ahlakı ve toplum içindeki duruşuyla muazzam bir temizlik ve güven zeminine dayanmaktadır. İlahi irade, onu Mekke'nin siyasi ve edebi akımlarından uzak tutarak zihnini ve kalbini doğrudan gelecek olan vahye hazırlamıştır. Hira’daki yalnızlık ve tehannüs dönemi, bu hazırlığın içsel boyutunu oluştururken; ilk vahiy anı, sadece bir insanın peygamberliği değil, karanlığa gömülmüş insanlığın yeniden doğuş şafağı olmuştur.

