5-HİRA'DA SÖKEN ŞAFAK: ARAYAN BİR RUHUN NÜBÜVVETLE BULUŞMASI
RUHUN ARAYIŞI VE HİRA MAĞARASI
Hz. Muhammed (s.a.s), otuz beş yaşını geçtikten sonra hayatında çok farklı bir döneme girdi. Toplumun içinde bulunduğu kötülükler, inanç ve yaşam tarzındaki saçmalıklar onun temiz ruhunu daraltıyordu. "İnsan neden yaratıldı, yaratılış gayemiz nedir?" sorularıyla baş başa kalıyor; bir türlü içinden çıkamadığı derin duygu ve düşüncelerin girdabında yaşıyordu. Aslında bu arayışı eskiden de vardı fakat otuz beş yaşından sonra bu sorular zihnini çok daha fazla meşgul etmeye başladı. Adeta kendisi düşüncelerini değil, düşünceleri kendisini yönlendiriyordu. Doğru ile yanlışı ayırt edecek net bir ölçüye henüz sahip olmadığından, her yeni gün zihnini kurcalayan soruların sayısı artıyor ama hiçbirine ikna edici bir cevap bulamıyordu. Bu yüzden iç dünyasındaki fırtınalar gittikçe şiddetleniyor, düşünceleri karıştıkça karışıyordu.
Beynine takılan bu sorulara doğruluğundan emin olduğu cevaplar bulamasa da bir şeyi çok iyi fark etmişti: Yalnızlığı seviyor ve insanlardan uzaklaşmak istiyordu. Tıpkı dedesi Abdulmuttalib’in geçmişte yaptığı gibi, o da otuzlu yaşlarının sonlarına doğru bu yolu seçti. Evine kapanmaktansa, Mekke’den uzakta olan Hira Dağı’nın sarp yamacındaki o küçük mağaraya gitmeyi, yiyeceği bitene kadar orada kalmayı tercih eder oldu. Zaman zaman vefakâr eşi Hz. Hatice annemiz de ona bu yolculukta eşlik ediyordu. Esasen, özellikle Ramazan aylarında insanlardan uzaklaşıp inzivaya çekilmek, yani "Tehannüs", Mekkelilerin yabancısı olduğu bir şey değildi; toplumda birçok kişi bunu yapardı. Kelime anlamı "arınma ve yücelme" olan tehannüs; düşünce ve ibadet ağırlıklı bir hali ifade ediyordu.
Allah Resulü ’nün (as) Hira Mağarası’nda neler düşündüğü ya da nasıl tehannüs ettiğine dair elimizde kesin bilgiler yoktur. Ancak Hz. İbrahim’in dininden kalan bazı inanç ve davranışlara göre Allah’a yöneldiği söylenebilir. Bu süreçte tercih ettiği ibadet biçiminin, bugünkü namazın da esaslarından olan kıyam, rükû ve secdeye benzer hareketler olduğunu değerlendirmek son derece doğru bir yaklaşım olacaktır.
FIRTINADAN ÖNCEKİ SESSİZLİK: OLAĞANÜSTÜ BELİRTİLER
Allah Resulü (s.a.s) etrafındaki yanlışları çok iyi görüyor ama doğruyu henüz tam olarak bilemiyordu. Kırklı yaşlara yaklaştığı son altı ayda ise daha önce hiç yaşamadığı bazı olağanüstü garipliklerin kendisini kuşattığını fark etti. Tüm bu sarsıcı hallere rağmen hala yalnızlığı tercih ediyor; düşünüyor, soruyor, sorguluyor ve sorularına cevap arıyordu. Zaman zaman aklını kaybetmekten korkuyor, Arap toplumunda bir güç kapısı olan ama kendisinin asla tasvip etmediği "kâhinleşmekten" derin bir endişe duyuyordu. Putperestliğin olmazsa olmazı olan kahinlik ve falcılıktan fıtraten nefret eden Hz. Muhammed (sav), bu korkusunu açıkça dile getirmişti: "Ben bir kâhin olacağımdan korkuyorum. Vallahi şu putlardan ve kâhinlerden nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmiyorum."
Son iki yıl ve özellikle son altı aylık bu gizemli dönemle ilgili olarak Hz. Ayşe annemizin aktardığı şu detaylar dikkat çekicidir:
- Efendimiz, etrafta kimseler yokken kendisine "Ey Muhammed" diye seslenildiğini veya selam verildiğini işitiyordu. Sesin geldiği tarafa yöneldiğinde ise taşlar ve ağaçlardan başka hiçbir şey göremiyordu.
- Garip rüyalar görüyordu; işin garipliği rüyaların kendisinde değil, takip eden günlerde o rüyalarda ne gördüyse sabah aydınlığı gibi birebir aynısını yaşamasındaydı.
- Kendisi de bu durumu "Bazen bir ışık görüyorum, bazen bir ses duyuyorum. Bunlar beni korkutuyor; cinlerin etkisine maruz kalmaktan, cinnet geçiriyor olmaktan korkuyorum" sözleriyle ifade ediyordu.
Hz. Muhammed (as) bütün bu olup biteni eşi Hz. Hatice annemize anlatıyordu. Hatice annemiz de bu gizemli halleri danışmak için Efendimizle birlikte amcasının oğlu bilge Varaka bin Nevfel’e gitti. Varaka anlatılanları dikkatle dinledikten sonra, bu garip durumların daha önce gelmiş geçmiş peygamberlerde görülen ilahi hallere benzediğini söyleyerek onun yüreğine su serpti.
İLK VAHİY ANI VE SARSICI KARŞILAŞMA
Hz. Hatice annemizle Hira Mağarası’nda oldukları sıradan bir gün, daha önce hiç görmediği bir varlık ona görünmüştü. O varlık yanına gelerek "İkra" (Oku) sözüyle başlayan bir şeyler söylemişti. Hz. Muhammed (s.a.s) bu rüyadan o kadar etkilendi ki uyanır uyanmaz Hatice annemizi uyandırıp rüyasını anlattı ve "Uyandığımda o sözlerin sanki kalbime yazılmış gibi hatırımda olduğunu fark ettim" dedi.
İşte bu manevi hazırlıkların ardından, Ramazan ayının son günlerinde beklenen o büyük an geldi. Yine kafasındaki soruların cevabını ararken mağarada yalnız olmadığını hissetti. Başını kaldırdığında, daha önce rüyasında gördüğü o nurani varlık tam karşısında duruyordu. Korkudan hiçbir şey diyemiyor, "Sen burada ne arıyorsun?" bile soramıyordu. O varlık kendisine yaklaştı ve ilk emri verdi: "İkra!" (Oku!)
Hz. Muhammed (s.a.s) şaşkınlık içinde, "Ben okuma bilmem" dedi. Bunun üzerine karşısındaki varlık onu sıkıca kucakladı, adeta nefesi kesildi. Sonra bırakıp tekrar "İkra!" dedi. Resulullah Efendimiz yine "Ben okuma bilmem" cevabını verince, varlık onu ikinci kez daha sıkı ve güçlü bir şekilde sıktı. Üçüncü kez sıkıp bıraktığında ise tıpkı rüyasındaki gibi o muazzam ayetler dökülmeye başladı: "Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! Rabbin nihayetsiz kerem sahibidir. O, kalem ile öğretendir; insana bilmediğini O öğretti." (Alak 1-5) Ardından o nurani varlık kaybolup gitti.
Buradaki "İkra" emri, sadece yaygın anlamıyla okumak demek değildir; aynı zamanda iletmek, ilan etmek, duyurmak, açıklamak ve taşımak manalarına da gelmektedir.
MAĞARADAN ÇIKAN ALLAH ELÇİSİ
Vahiy bittiğinde Resulullah (as) tir tir titriyor, korkudan ayakları kendisini taşımıyordu. Tıpkı son altı aydır olduğu gibi, rüyasında gördüğü o sarsıcı anı bu kez uyanıkken yaşamıştı. Peki, karşısına çıkan kimdi? Onun hakkında henüz hiçbir bilgisi yoktu. Tüm benliğini saran o büyük korkuyla kendisini dışarı attı; adeta dağdan aşağı yuvarlanırcasına inerek evine koştu.
Burada derinden düşünmemiz gereken çok önemli bir hakikat vardır: Hz. Muhammed (s.a.s), hayatı boyunca gerçeği arayan ama beşerî yollarla aradığını bulamamış bir insandı. O, Hira Mağarası’nda ilk vahyi aldığı an henüz farkında değildi ama kalbine indirilen bu mesaj sadece kendisinin değil, aslında tüm insanlığın aradığı kurtuluş reçetesiydi. Şunu iyi bilmeliyiz ki ilahi bilgi, insanın kendi çabasıyla arayıp bulabileceği bir şey değildir. O, ancak Yüce Yaratıcının seçtiği kullarına Cebrail (as) vasıtasıyla göndereceği ilahi bir ikramdır. Nitekim Efendimize de "Sana vahyolunanları sen kendi çabalarınla elde etmedin, sen sadece bu görev için seçildin" mesajı verilmişti.
O, bu ilahi sırrın henüz tam farkında olmasa da okuma bilmeyen bir insan olarak girdiği o mağaradan, kalbine kâinatın ilmi nakşedilmiş bir rehber olarak çıktı. Hiç ummadığı, beklemediği bir anda Allah tarafından bütün insanlığa hitap eden bir davanın önderi tayin edilmişti. Kureyş kabilesinden Abdullah’ın oğlu, Abdulmuttalib’in torunu, Hatice’nin kocası Muhammed olarak girdiği mağaradan; Allah'ın elçisi, yani "Resulullah" olarak çıktı. Risalet öncesindeki o altı aylık çileli hazırlık dönemi, onun bu ağır vahiy gerçeğini kabullenecek manevi olgunluğa erişmesini sağlamıştı.
EVDEKİ GÜVEN VE BİLGENİN ŞAHİTLİĞİ
O zamana kadar kendisine garip ve şüpheci gelen tüm olaylar, nihayet bu büyük mucizeyle yerini bulmuştu. İlk vahyi aldıktan sonra evine geldi ama hala kendisinin bir kâhin olduğunu düşünüyor ve korkuyordu; çünkü peygamberliğin ne olduğu hakkında pek bir şey bilmiyordu. Nitekim bu hal Şura Suresi 52. ayette şöyle anlatılır: "İşte sana da emrimizle bir ruh (Kur'an) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle hidayete erdireceğimiz bir nur kıldık. Şüphe yok ki sen de doğru bir yola rehberlik etmektesin."
Ayetin de açıkça belirttiği gibi Resulullah Efendimiz, kendisi kitap ya da iman arayışı peşinde koşan biri değilken Allah tarafından seçilmiş bir peygamber olmuştu; hem de hiç ummadığı ve beklemediği bir anda. Bu ilahi seçilim Kasas Suresi 86. ayette de şöyle ifade edilir: "Bu kitabın sana vahyolunacağını ummazdın, ama O Rabbinden bir rahmet olarak geldi. Öyleyse asla inkârcılara destek verme."
Evde korku içinde durumunu anlattığı Hz. Hatice annemiz, onun bu endişeleri karşısında yüreğindeki tüm şefkatle onu yatıştırıp sakinleştirmeye çalıştı. Efendimizin kafası çok karışıktı ama Hatice annemiz ona tarihe geçecek şu muazzam sözlerle seslendi: "Hakkında kötü şeyler düşünme, sevin! Yemin ederim ki Allah seni hiçbir zaman utandırmaz. Çünkü sen akrabana bakarsın, sözün doğrusunu söylersin, işini görmekten aciz olanların yardımına koşarsın, yoksullara destek olur, onlara kimsenin yapmadığı iyilikleri yaparsın. Hak yolunda yaşanan zorluklar karşısında insanlara yardım edersin."
Yine de durumu daha net anlayabilmek için bilgisine çok güvendikleri Varaka bin Nevfel’e gittiler. Bu görüşmede Varaka, onları şaşkınlığa ve hayranlığa uğratan şu sözleri söyledi: "Muhammed! Bu gördüğün, Musa’ya gelen Namus-u Ekber’den (Cebrail) başkası değil. Sen peygamber olacaksın. Keşke senin davet günlerinde genç olsaydım. Keşke kavmin seni Mekke’den çıkaracakları gün hayatta olsaydım..."
Varaka, bu hallerin apaçık birer peygamberlik işareti olduğunu söylerken asla bir tereddüt göstermemişti. Çünkü Hz. Muhammed’in (sav) peygamberliğin gerektirdiği o tertemiz ahlaka, kusursuz akıl sağlığına ve üstün zekaya fazlasıyla sahip olduğunu biliyordu. Zira elçiliğin kime ve nereye verileceğini yalnızca Allah bilirdi. Bu hakikat Enam Suresi 124. ayette tokat gibi yüzlerine vurulmaktadır: "Onlara bir ayet geldiğinde 'Allah'ın elçilerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe asla inanmayız' derler. Allah risaleti kime vereceğini çok iyi bilir. Suç işleyenlere, yapıp durdukları hile ve tuzaklar yüzünden Allah katında bir aşağılanma ve şiddetli bir azap erişecektir."
Peygamberliğin bir kimseye verilebilmesi için gerekli olan en temel özellik; o kimsenin aldatma, zulüm, ahlaksızlık ve kötülük gibi lekelerden tamamen uzak olmasıdır. Hz. Muhammed (s.a.s) ise bu temizliğin yeryüzündeki en büyük şahidiydi.

